sadece hayvansal gıda tüketmemek değil!

“aslında sunuş yazısını türkiye’den ünlü bir vegana yazdırmayı düşündük ama öyle biri yok ne yazık ki.”

Veganizm: Ahlakı, siyaseti, ve mücadelesi- zülal kalkandelen ve can başkent - propaganda yayınları
MUSTAFA SÜTLAŞ’TAN VEGANİZM ÜZERİNE OKUMA NOTLARI

Mustafa Sütlaş · 26 Ekim 2013 · bianet.org

artık kuşkuya yer yok, veganlık ömrünüzü uzatır,

kalbinizi, damarlarınızı ve kemiklerinizi korur;

yan etkisi olmayan bir şekilde sağlığınızı iyileştirir.

herkesin amacı “uzun ömür, bedenin korunması ve daha sağlıklı olmak”.

veganlar için de böyle! ama onlar için sadece bu kadar değil; dahası da var!….

tıp fakültesindeyken “beslenme ve sağlık” ilgi duyduğumuz temel konulardan birisiydi. çünkü “politik” konuların başında geliyordu. yanılmıyorsam 1977’deki 14 mart sağlık haftası’nda öğrenci derneği olarak bu konuyu işleyen bir broşürü teksirle basıp dağıtmıştık.

geri kalmışlık / bıraktırılmışlık konusu tartışılırken kullanılan argümanlardan birisi de “beslenmedeki protein miktarı”ydı.

aradan neredeyse 35 yıl geçti; türkiye insanının beslenme profilindeki protein içeriği hâlâ gelişmiş batılı ülkelerin çok altında. konunun hayvansal kaynaklı proteinlere geldiğinde ise rakam çok daha aşağılara düştüğünü herkes biliyor. örneğin dört yanı denizle çevrili bu ülkede balık tüketimi çok az.

protein eksikliği  ve beyin

o zaman bize öğretilenlerden birisi de, protein eksikliğinin göstergeleri içinde kandaki “alyuvar” sayısı olduğuydu. ortalama bir amerikalının alyuvar sayısının o günlerde 6 milyon’a yakınken, türkiye ortalaması beş milyonu bulmuyordu. klasik bilgileri aktaran kitaplarda bu veriler sunulur, altına da dip not konulurdu, kadınlarda çok daha az diye.

bunun “politik dile çevrilmesinde” kullanılan akıl yürütme de aslında çok basitti:

alyuvar ne kadar az olursa beyin başta olmak üzere dokulara giden kan oksijen miktarı da ona göre azalıyordu. bu durumun bedende yol açtığı sonuç, doğuya özgü “hoş, ‘oriental’ bir beyazlık” gibi görüntü veren”anemi-kansızlık” olsa da, asıl sonucu beyinle ilgiliydi ve aslında sevgili aziz nesin’in meşhur saptamasının gerekçesiydi:

beynine az kan gidenlerin olumsuzlukları yanlışları görme, değiştirme, bu konuda bir kuram üretme ve sonunda da bir değişim yaratma olanakları çok kısıtlıydı. benzer biçimde “inanç” unsurunun “düşünce”nin önüne geçmesine de bunun yol açtığı söyleniyordu, o zamanlar.

değişim, gelişim ve ilerleme için “protein” gerekliydi sonuç olarak.

beslenme ve protein

aynı dönemde öğretilen şeylerden bir başkası da her canlının temel bazı maddelerden oluştuğu ve yaşaması için bunlara gereksindiği, bunların arasında da “protein”lerin de olduğu ve ve insan vücuduna gerekli olan “protein”lerin hepsinin insan vücudunda oluşturulamadığıydı.

proteinler doğada olduğu gibi varolan “asal” elemanlar değildir. ‘aminoasitler’den üretilir ve bunlar da şu ya da bu oranda tüm ‘organik’ maddelerde vardır. dolayısıyla onları almak için bir başka ‘canlı hayvan’ı yemek gerekmez.

öte yandan  o maddeleri başka canlılardan sağlasak bile onlar aynen alındığı şekilde vücudumuzda kullanılmamaktadır. bir başka canlının proteinleri, o canlıyı pişirip yediğimizde bizim bedenimizin ihtiyacı olan proteinlerin içine doğrudan katılmaz. yine köklerine (amino asitler) ayrıştırılır ve öyle kullanılır. yalnızca çok az bir kısmı “özel bazı aminoasit” zincirleri biçiminde bedenin onu gereksinen yerlerinde kullanılabilir.

kısacası protein gereksinimi için bir başka canlıyı yemek bedenimiz için olmazsa olmaz bir şey değildir. ama eğer hiç alınmaz ya da yetersiz alınırsa doğrudan bazı aminoasit ve proteinlerin yokluğuna bağlı olan çeşitli başka hastalıklar yanında “genel vücut direnci”nin düşmesi ve bunun sonucunda başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere çeşitli olumsuzluklar görülebilir.

bu bilgilerin verilmesinin üzerinden dediğim gibi 35 yıl geçti. bir sağlıkçı ve hekim olarak benim kendi deneyimlerimden çıkardığım bazı sonuçlar da var.

öncelikle beslenmeyi sanıldığı kadar yaşamın merkezine koymak ve abartmamak gerekiyor. beslenme vücudun gelişme dönemiyle, bazı olumsuzluklara maruz kaldığı dönemler dışında, olmazsa olmaz bir şey değil. insan çok uzun süreler çok az besin tüketerek yaşayabiliyor.

evrimin bir halkası olan insanın eğer asıl işlevi beyniyse, bunun çalışması için gerekli olan “şeker”i ya da vücutta ona dönüştürebilecek bir maddeyi bir yolla alması yeterlidir. dolayısıyla düşünemeyecek kadar zafiyette olmasına neden olan bir kansızlık hali ortaya çıkana kadar sadece beynin ve kalple istemsiz çalışan kasların gereksindiği enerjiyi sağlayacak  bir düzeyde bir beslenme insan açısından yeterlidir.

“özel” durumlarda beslenme

ancak gelişme dönemiyle, kadınların üreme-çoğalma dönemlerinde, hastalık dönemlerinde ve yaşlıların ölüme doğru giden artmış yıkım dönemlerinde beslenme varolma ve yaşamı sürdürme açısından önemini koruyan bir unsurdur.

bu “özel” durumlar dışında insanın beslenmesi için, gündelik harcamasını yerine koyacak ve yine gündelik faaliyeti için gerekli olan enerjiyi sağlayacak gıdayı alması yeterlidir ve bu da özünde bir “kalori” hesabına dayanır. bunun içinde de mutlaka “hayvani gıda” bulunmak zorunda değildir. koşul ve olanaklarla, alışkanlık ve gelenekleri bu kalorinin hangi temel gıdalarla alınacağını belirler.

hayvansal gıda tüketmemek, yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek de bu beslenme rejiminde doğal, asıl olarak çok sorun yaratmayacak bir yaklaşımdır. hatta gıdaların üretilme ve besine dönüştürülme süreçlerinde, içinde olduğumuz dönemin temel özelliği olan endüstriyalizmin olumsuz etkileri düşünüldüğünde “yeğlenmesi gereken” bir tutum olarak tanımlanabilir.

vegeteryenlik “ticarileşmemiş” tıp açısından da bu bakımdan anlaşılır ve kabul edilebilir bir tutum olarak görülmekte ve sıklıkla da önerilmektedir.

ancak bu yaklaşımda, doğrudan hayvan eti olmasa da süt ve türevleri, yumurta beslenmeyi yukarıda söz ettiğimiz “özel” durumlar göz önüne alındığında beslenmeye eklenebilecek diğer gıdalar olarak düşünülebilir.

veganlık bir felsefeye dayanıyor

bu noktada uç bir tutum olan “vegan”lık, somut durum ve gereksinimlerle ilgisi olmayan bir “felsefi temeli olan” özel tutum olarak gündeme geliyor. aslına bakacak olursanız kişisel olarak kendi açımdan da yeni yeni ayrıntılarını öğrendiğim bir düşünce tarzı “veganizm”. benim gibi tam olarak bilmeyenler için bir kez daha yinelemek gerek:

“veganlık ya da veganizm, hayvansal gıdaları yemeyi; giyecekler dahil, hayvanlardan ya da onların içinde bir şekilde yer aldığı süreçlerde üretilmiş diğer tüm yan ürünleri kullanmayı reddetme tutumuna ve bu akımın takipçilerine vegan deniliyor. vegan olmak için minimum koşul, üretilme sürecinde hayvanların herhangi bir şekilde acı çektiği bütün ürünlerin reddedilmesi gerekiyor. başka bir deyişle aslında insanların ‘türcü’ bir yaklaşımla hayvanları aşağı görmesi ve onları kullanmasına yönelik bir çeşit itiraz ve böyle tutum almama yaklaşımı içinde olma durumu veganlık sayılıyor”

veganizmin kişisel olarak yaşamıma ve bilgi alanıma girmesi ve öğrenmeme neden olan unsurlar arasında, sermayenin küreselleştiği kapitalizmin yaşamımızdaki her şeye müdahale etmesi, değiştirmeye çalışması; bunun sonuçlarının kişisel olarak yaşamımızda ve bedenimizde yarattığı bir çok olumsuzluk; tüm bu etkilerden maruz kalmaksızın uzakta, doğada ve doğal yaşama isteği ve yine bu süreçte verilen mücadelenin bileşenlerinin arasında toplumun çok farklı kesimleriyle birlikte “veganların” da yer alması sayılabilir.

kişisel olarak yaşamımın hiçbir evresinde şu dönemde olduğu kadar çok kendisini vegeteryen ve vegan olarak tanımlayan insana rastlamadığımı söyleyebilirim.

“veganizm: ahlakı, siyaseti ve mücadelesi”

veganizmi biraz daha yakından tanıma ve öğrenme isteğiyle, değişik okumalar yaparken, can başkent’in yönetimindeki “propaganda yayınları”ndan yeni yayınlanan bir kitabı okumak istedim. zülâl kalkandelen ile can başkent’in “veganizm: ahlakı, siyaseti ve mücadelesi” başlıklı söyleşisinden oluşan 80 sayfalık kitap sanırım konuyu bu boyutuyla ele alan ilk kitaplardan birisi olması açısından da dikkât çekiciydi.

kitabın sunuş yazısında yer alan ve spotta yer verdiğim sözler de beni provoke etti. kitabı bu dürtüyle okurken aslında yalnızca veganizmi değil, hemen herkesin içinde olduğumuz durumda düşündüğü kimi konulara yönelik bazı çözümlemeler ve yaklaşım önerileri, tutum ve davranışlar hakkındaki ipuçlarının olduğunu da gördüm. ayrıca yanıtı çok belirgin ve net olmayan, tartışmalı kimi konularda da okuru düşünmeye itmesi de hoşuma gitti.

söyleşinin temel izlekleri olan “beslenme ve sağlık”, “politika ve ekonomi” ve “ahlak ve etik” başlıkları altında çok sayıda soruya kalkandelen ve can başkent bazı yanıtlar veriyor. aslında bu sorular ister istemez okuyanı bir tartışmanın da içine çekiyor.

bu soruların öne çıkanları şunlar:

* vegan bir dünya “ütopya” mıdır?

* veganlık bir “moda” mıdır?

* veganlar, hayattan elini ayağını çekmiş, eğlenmeyi de bilmeyen insanlar mıdır?

* veganlık bir tutum mu yoksa bütünlüklü bir felsefe mi?

* vegan olmak topluma tümüyle karşı çıkmayı mı gerektirir?

* veganizm özünde politik bir hareket midir?

* veganlık bir inanç ve spiritüel bir tutum mudur?

* hayvansal ürünleri tüketmeyi tümüyle ve herkes için mi reddetmek gerekir?

* ‘yarı vejetaryenlik’ (flexitarian), ‘tavuk, kırmızı et yememek balık yemek’ (pesketaryen), ‘tavuk, balık yemek, ama kırmızı et yememek’ (pollotaryen) gibi farklı tutumları benimsemek yani daha az tüketmek, hiç tüketmemek yerine yeğlenebilir bir yaklaşım olabilir mi?

* vegan beslenmek pahalı mıdır? vegan olmak için zengin mi olmak gerekir?

* lokantalarda neden sebzeler tercih edilmiyor, neden yeterli şekilde sunulmuyor?

* erkekler et yemezlerse onlarda bir eksikli olur mu?

* aşılar hayvanlardan  elde edildiği için vegan olmak onları da reddetmeyi gerektirir mi?

* ilaç araştırmaları da hayvanlarla yapılıyor, ilaçlar da mı reddedilmeli?

* devrimcilerin, solcuların, muhaliflerin de vegan olmaları mı gereklidir?

* “türcülük” neden reddedilmiyor?

* aktif siyasette veganlığın yeri ne olmalıdır?

* veganlık “hayvan hakları”nı korumak ve savunmakla aynı şey midir?

* bütün veganlar aynı şekilde mi davranırlar, aralarında farklar, farklılıklar var mıdır?

* müslümanlar vegan olabilir mi? veganlık müslümanlıkla çelişir mi?

* evde hayvan beslemek “veganlık”la bağdaşır mı?

* hayvanların haklarını korumak için illa ki onları sevmek mi gerekir?

* acaba, insanların vicdanlı olmasını beklemek hayalperestlik mi?

* hayvan haklarındaki etik konusuna dikkat çekmek için neler yapabiliriz?

* hayvani gıda ile beslenenler ‘ahlaksız’ diye damgalanmalı mı?

* sanatı sanat için yapan sanatçıların hayvanları istismar etmesini engelleme hakkımız var mı? yoksa, sanat bunu aşacak kadar kuvvetli ve önemli midir?

* feminizm ile hayvan özgürleşmesi arasında bir bağlantı var mıdır?

yukarıda sıraladığım tüm soruların tartışılmasının ardından sonra kitabın sonunda dile getirilen şu sözlerin de kitabın daha çok okunması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

“bu kitabı okuyanların bize katılmadıkları noktalar muhakkak olacaktır, fakat şunu belirtmek istiyorum: söylediklerimi ’bence’ kelimesinin altını çizerek söylüyorum; nasıl hayvan eti ve ürünleri tüketmenin sağlıklı ve doğru olduğunu savunan binlerce kitap varsa, bizimki de bunun aksini savunuyor. hep denir ya şiddete dökülmediği sürece her görüş yazılıp savunulabilir; veganlar şiddetsiz, zulümsüz, işkencesiz yaşamı savunuyor. o nedenle veganlara saldırmanın dayanılmaz hafifliğine kapılmak, gerçekten tuhaf bir durum yaratıyor.”

“veganlara saldırmanın dayanılmaz hafifliği”

kitabın elektronik bir yayın olması, yani bilgisayar başında okunması kitaba dair bazı notları da eş zamanlı almama neden oldu. zülâl kalkandelen’in söz ettiği “veganlara saldırmanın dayanılmaz hafifliğine benim de kapıldığım” düşünülecek olsa da  son olarak o notları almama neden olan kitaptaki sözlerle notlarıma da yer vereyim:

“veganizmi sen de ben de, mutlakiyetçi bir şekilde tanımlıyoruz. hayvan sömürüsünü bütünüyle ya¸samlarımızdan çıkarmak bu anlamda önemli bir amaç.”

yukarıda da vurguladığım gibi “hayvansal gıda” tüketmemek için hayvanlar üzerinden kurulan besinsel ilişkiyi bir “sömürü” olarak görmek gerekmiyor. sömürü asıl olarak bir emekle ilgili bir iktisadi terim ve burada emeğin ürettiğinin eksiksiz geri dönüşünün önlenmesi ya da engellenmesi gerekli. örneğin bir inek doğanın(?) ona bahşettiği sütü sürekli olarak yapar. bir yavrusu yokken de, ya da yavrusu onu emmediği sırada da süt üretir. bu sütün kendi kendine olduğu yerden çıkması mümkün değildir; bir şekilde sağılması gerekir ve sağılan sütü de yenden ineğe içirmeye kalkarsanız tümünü içemez. sütü bahçeye dökseniz de, içseniz de inek açısından bunun bir anlamı yoktur ve sömürü sayılmaz.

kitapta söz edildiği gibi “sömürü” sözü iktisadi bağlamından daha  geniş bir şekilde onun bu faaliyeti için maruz kaldığı kimi kötü uygulamalar, açıkça dile getirildiği gibi “eziyet/zulüm”ü ifade etmek için kullanılıyorsa o zaman da biraz abartma ve aşırı bir ifade olarak görülmeli öte yandan beslenmeyle ilgili olarak genel doğruları dile getirdiğimizde -her ne kadar sıklıkla bu doğruları  tutum olarak  yaşama geçirmesek de- en azından düşünsel olarak bir çok insanın bu bağlamıyla “vegan” olması mümkün.

b12 ve aşı konusu

“demek ki vegan beslenme bütüncül bir beslenme sistemi sağlayamıyor, zira sürekli ve düzenli olarak harici takviyeye gerek var. vegan bir insanın b12 eksikliği yaşamaması için bu vitaminle desteklenen besinleri alması ya da dışardan özel haplarla takviyede bulunması gerekiyor.”

b12 dahil, içinde bulunduğumuz dünyada ilaç ya da besin eki olarak kullanılan hemen her şey üretimleri sırasında bir şekilde veganların reddettiği “hayvanlara bir şekilde eziyet ya da sömürü uygulanarak” gerçekleştiriliyor. dolayısıyla hayvandan alınmayan maddelerin bu şekilde alınması birbiriyle çelişen iki tutum oluyor.

“bunca hayvanı katledip hastalık kapılıyor. sonra da o hastalıklardan kurtulmak için daha çok hayvan katledilip aşı peşine düşülüyor. bu, bana hiç mantıklı gelmiyor. en iyisi gelin siz, hayvanları rahat bırakın, hastalıkları azaltın diyorum.”

unutulmamalıdır ki, aşı olmanın reddedilmesi tutumu da daha önce yazdığım gibi aslında kişinin sadece kendisini değil, bütün bir toplumu ve hatta insanlığı olumsuz etkiler. bu da bir çeşit hayvan olan insanların üstelik de kendilerini koruma koşul ve olanağına en az sahip olanlarının yaygın bir şekilde ölmesine ya da sakat kalmasına yol açar.

‘kendiliğinden ölen hayvanları yeme’

insan da doğanın bir parçası olarak uygun koşullarda doğal çevrimin içine karışarak, doğadaki tüm canlılarla birlikte onlara zulmetmeden ve sömürmeden yaşayabilir. pek çok ilkel toplumun geçmişte başardığı bir durumu, daha gelişmiş bilgi ve olanaklara sahip olan bugünün insanı da gerçekleştirebilir. yaşamı doğal biçimde sonlanan her canlı öldükten bir şekilde doğaya karışarak yeniden çevrime giriyor. eğer temel felsefe zulüm ve sömürüyse, insanın da bunları yapmadan ve neden olmadan o doğal çevrim içinde aktif biçimde yer almasına neden itiraz ediliyor. bunu tercih etmeyenler olabilir ama tercih edenleri hangi grup içine girecek?

dil ve üslup

* “ben ahlaki şizofren tanımını çok yerinde buluyorum. bence türcü solcular, ahlaki bir şizofren içinde ve en kötüsü de bunun farkında da değiller. durum o kadar vahim.”

* ‘çok anarşistim, kokoreç yiyorum’ diyen zavallıyı nasıl tımar ederiz bilemiyorum.

* ben insanların çoğunun, ahlaki duyguları olduğuna, ama buna rağmen ahlaklı olmadıklarını düşünüyorum. kimimiz için ahlak bir kriterken, çoğumuz için değil.

* hayvan hakları ve özgürlüğü ile otobur mücadele, toplumda ’konkenci teyzelerin’ hobisi olarak görülecek.

söyleşide yer yer rastladığım tüm veganlarda öyle olmadığını düşündüğüm ve yukarıda örneklediğim, üstenci dil ve genelleyici kimi yaklaşımlar ve bazı tanımlamaların da “hayvanlara” yönelik gösterilen özenin insanlar açısından söz konusu olmadığını, bir tür “ötekileştirme” tutumunun söz konusu  olduğunu düşündürdü bana.

oysa çok taraftarı olmayan ve iyi bilinmeyen bir konunun ele alınıp anlatılırken, biraz da olsa böylesi bir özene gereksinim duyulmalıdır. okurunu kimi tutum ve yaklaşımları, hatta düşünceleri nedeniyle öteleyen ifade tarzının düşünceyi benimseyenleri çoğaltmayıp, tersine “küçük” kalma olasılığının nedenlerinden birisi olduğunu her iki yazar da sanırım biliyordur.

örneğin çok rahatlıkla “çifte standartlı davranma” ya da “fikri-düşünsel yarılma” nitelemesi kullanılabilecekken bunun yerine “şizofren” sözcüğünün üstelik de bir olumsuzlama olarak kullanılması da buna bir örnek; tıpkı “tımar etme” fiili, “genel ahlaksızlık” saptaması ya da “konkenci teyzeler” küçümsemesi gibi.

yine de toplumdaki pek çok öteki gibi bugün az ya da görünmez nitelikteki kesimlerden birisi olan “vegan”ları anlamak ve “veganizm”i öğrenmek açısından çok önemli bu kaynağı yukarıdakiler dahil pek çok sorunun yanıtlarını merak eden herkes okumalı.

1 kasım dünya vegan günü kutlu olsun. (ms7çt)

künye

“veganizm: ahlakı, siyaseti ve mücadelesi” bir söyleşi; zülâl kalkandelen – can başkent; ısbn no: 978-1-927893-00-5; propaganda yayınları – eylül 2013; 80 sayfa – http://www.propagandayayinlari.net/vegan.html

Bu yazı 26 Ekim 2013 tarihinde biamag cumartesi‘de yayınlandı.
8 Temmuz 2017 🌱 veganlik.org

sizin yorumunuz: